DÜŞ
Güneş doğmadı henüz. Karanlığı
bolca sürdüğüm tuvalimde, hayallerimi simsiyah
resmedecekken, yanlışlıkla kıyısına bir parça ak bulaşmış zihnim haddini aşarak
resmedeceğim hayallerime karışıyor, istediğim zifiri karanlığı tam
yakalayacağım derken de, üstüne düşmeyen vazifesini tamamlayıp, aklımın ucundaki
sıraya giriyor, işlediği suçun farkına varmış gibi sırası gelince çekilip bir
köşeye sessizce oturuveriyordu.
Kaç gece geçti, düşüncelerim
sığınacak bir köşe bulamadı zihnimin limanında. Öncelerde sert esen aklım
şimdilerde durulmuş, ev sahibi edasıyla bir bir misafir ediyordu kapısına gelenleri.
Aklıma geleni kapıdan kovamamak gibi bir huyu da meslek edinmiştim son
zamanlarda kendime.
Nasıl
oluyorda daha gün doğmadan yarın batacak güneşin telaşına kapılıyordum. Zamanın
içinden hızlıca koşuyor, yelkovanı arkasından soluksuz kalana dek sokak sokak
kovalıyordum. Nazlı nazlı yürüyen akrebin bile aklını bir parça çikolata ile
çelip, yelkovanın peşine hafiye olarak takmayı beceriyordum. Sabah evden çıkarken akşam ne pişireceğim
konusunu bile dert edinecek hale gelmiştim.
Gelecek sene giyerim diye yazın
ortasında kışlık kıyafetler alıyor, kışın turşusunu yazdan kuruyordum.
Patlıcanların canını bir bir çiziyor, suçlu bir mahkûm gibi idam edilmek üzere
sırası geleni ipe diziyor, kurum kurum kurutuyor, canlarına okuyordum.
Geçen hafta yıkadığım gömlekler
hala çamaşır ipinde asılı, toplamıyorum. Üşengeçlik değil bu, balkona
çıktığımda sohbet edecek birilerini istiyor insanın canı. Sadece bedenime
değil, ruhuma giydirdiğim şeylerin beni en derinden anlayacağı inancıyla iki
metrekarelik balkonda anlamsızca bir ileri bir geri gidip ağzımda gevelediğim
şeyleri bir bir onlara da anlatıyordum. İyi akıl verenleri ıslak canıyla
sıkıştırdığım mandaldan kurtarıyor, daha sonra sepete bir üçlük havasında fırlatıyor,
altta kalanın canı çıksın diye bilerek uğraşıyordum. Sonrada ütü yapmaya
üşendiğim gerçeğini kabullenmeyerek ruhlarını ütülemeye kıyamadığım
gömleklerimi buruşuk haliyle günü geldiğinde üstüme geçiriveriyordum. Buruşuk
zannedip başkalarına itina ile defalarca üzerine bastıra bastıra ütülettirdiğim
zihnime yaptığım işkencelerin telafisini bir parça bez parçasından çıkarmaya
hiç niyetim yoktu. Bu halleriyle üstüme
daha çok yakıştığına inanıyordum.
Artık kahvaltı etmeyi bırakmış,
bir bardak soğuk sütten akşama kadar midemde bir oraya bir buraya koşarak şişip
kalması konusunda sözler almaya çalışıyordum. Sözünü tutamadığı günlerde
çalışma masamın üzerinde bulunan su matarasından üstüne birkaç yudum su içiyor,
midemde boğulacağı anları düşünüp kıkır kıkır gülüyordum. İçtiğim bir bardak
süte bile ceza vermeye başlayan zihnimi arındırmak hiç kolay olmayacaktı
anlaşılan.
Aylardır elime almadığım
kemanımın yayları gerim gerim gerilmiş, kendi gerginliğimle onun gerginliğini
yarıştırarak akşamları evde boş zamanı öldürmeye çalışıyordum. Çalışma masamı
terk etmiş, defterlerimin yüzüne bakmaz hale gelmiştim. Üzüntüden mürekkebi
kurumuş kalemlerime can gelmesini istemediğim için mürekkep şişesini de
kalemlerle birlikte çöpteki sonsuz yerine çoktan uğurlamıştım bile. Temizlik
öncesi odadaki ferahlık seviyesi eskiye nazaran biraz daha iyi hale gelmişti.
Evden fazlalık diye attığım her şey beni fazlasıyla rahatlatıyordu.
İşten dönerken otobüs camından
izlediğim insan manzaraları karşısında hissettiklerim, öğrenciyken sınav
zamanlarında fotokopici de hissettiklerimle nerdeyse aynıydı bu sıralar. Yüzlerce
insanın tek bir kâğıt parçasından kısa sürelerde umduğu mucizeyi, adeta
birbirinin fotokopisi olan ve amaçsızca ortada dolanan insanların birbirlerine menfaatle
baktıkları yüzlerinde görüyordum. Her gün izlediğim aynı manzaradan sıkıldığım
zamanlarda çantamda taşımaktan hırpalanmış şiir defterimden ruhuma en iyi
gelenleri arka arkaya şifa niyetine okuyordum.
Eve gelince sabahtan akşama kadar
yapmaya niyet ettiğim yemeği yapmaya üşenip, sabahları yapamadığım kahvaltı
keyfini, demlediğim tomurcuklu çay
eşliğinde akşam saatlerinde büyük bir mutlulukla yaşıyordum. Evde televizyon
olmadığından arada bir ses olsun diye kendime türkü mırıldanıyor, sesimin alt
komşuma gitmesinden çekinip her defasında türküyü yarıda kesiyordum. Eksik ve
tamamlanmamış şeyler arasında çok gerekliymiş gibi birde türküler girmişti. Zaten
hayatım hep eksikliklerden ibaretti. Neyi tam yapmaya niyet etsem elimde
kalıyor, her defasında kırdığım hevesimin canını çıkarmaya yolunda hızlı ve
emin adımlarla yürüyordum.
İşte hayat bu sıralar tamda
böyleydi.
Saat 06:00. Sonra uyandım. Tüm
bunlar iyi ki bir rüyadan ibaretmiş diye şükredip, kendime bir bardak çay koymak
için mutfağın yolunu tuttum. Çayı demlerken aklıma estiği gibi şarkılar
söylüyor, nasılsa tek başına yaşanan evde kimsenin görme ihtimali olmadığı için
sabahın ilk ışıklarında çılgınlar gibi dans ediyordum. Hazırlanıp işe gitsem
iyi olacak.
Bütün bunlar bir rüyaydı evet. Yoksa nasıl
dayanılırdı?
18.01. 2018
Süreyya
Yorumlar
Yorum Gönder