Kayıtlar

33 YAŞIMA...

Resim
Şimdi uzak kaldığın gökyüzüne çevir yüzünü. Akışın içinde kaybol, karmakarışıklık sarsın bedenini. Hırçın, zamansız, kimliksiz tavrın aksın damarlarına. Çekildiğini, kaybolduğunu zannettiğin ruhu yerine koymanın zamanı. Serzenişler, yok oluşlar, çıkmaz sokaklar bir kenara. Ruhun tekrar gökyüzü, göğün alabildiği mavilikte yüzüyor her şey. Aynada görünen, deli ruhunun yansıması. Rakseden kelebekleri kovalıyorsun içinde. Ve şimdi sınırsız melodiler aksın içinde. Kainatın en güzel şarkısını yazmaya geliyorsun. Çünkü kaybettiğini zannettiğin ‘sen’ dilindeki en güzel şarkı Bugün ben ölmek için bir kez daha doğdum. Çünkü ben bugün var oldum.33 yıl önce bugün. İşte Güneş o gün neredeyse bugün de yine ayı yerinde. Çünkü Güneş her 33 yılda bir aynı saate aynı yere geliyor. Bu da doğum haritamızda hayata geliş amacımızı sembolize eden Ay düğümlerimizi önemli ölçüde etkiliyor. Her yıl yine, yeniden kendime hatırlattığım cümleleri tekrarlıyorum. Yeni yaşımda; affetmeyi, affetmenin ne kadar güze...

8 MART NE DEĞİLDİR?

Resim
Şimdi ben, yaşadığım ve de şahit olduğum olayları milyonlarca kadının sesi olarak birkaç cümlede yazacağım. Erkeklerden tek ricam; üstüne alınacağınız bir durum yoksa tepki göstermeden, empati kurmaya çalışarak okumanız. Zira bunların hepsi can sıkıcı acı gerçekler. Bunca haksızlığın, bunca cinayetin, bunca hakaretin ve hor görülmenin karşısında kutlama mesajlarıyla, aldıkları çiçeklerle, cinsiyet kimliğini tek bir güne sığdırmaya çalışan zihniyetlerin kutlamaları dışındaki tüm kutlamalar başımızın tacı. Ama 8 Mart bir bayram değil, haksızlığa direnişin, başkaldırışın, mücadelenin ve emeğin, alevler içinde bedelinin canla ödendiği tarihi bir günün yeniden hatırlanması gereken bir gündür. Peki 8 Mart ne değildir? Akşama kadar karısına dayak atan, hakaret eden, çocuklarının yanında onu aşağılayan, döven, sadece toplum içinde koca figürüne fütursuzca bürünenlerin kutladığı bir gün değildir. Dolmuşta, otobüste, kalabalık mekânlarda fırsattan istifade elle, gözle tacizi kendine hak görenler...

VELADET

Resim
‘                                                 Bir ben vardır bende, benden içeri’ Münzeviliğin tesiri altında içsel sorguların katmerlendiği bir zamanın daha içinden geçerken geri de kalanların gönülde ve zihinde bıraktıklarını tamir etme gayretini bulma çabasındayım. Geride kalan sanki koca bir sukutuhayal, deliksiz koca bir boşluk.   Yeis olma haliyle zehirlenen bedenlerin arasında insanın kendini alıkoyması imkânsız nerdeyse. Yıkık inançların, darmadağın düşüncelerin içinde kendine bir çıkış kapısı arayanlara bile sirayet eden bu akıl almaz halin beşerde yarattığı etkilerin izlerini düzeltme çabası ile geçiriyoruz günleri. Oysaki vakur olana özlemin derinliği giderek artıyor. İşte tam da bu noktada zahiri âlemin kör ettiği gözlerimizle batıniden koşarak uzaklaşıyoruz. Hasletin burnunu hakikate yöneltmediğimiz sürece kurtuluşa erebilir miyiz...

KENDİNİ TANI!

Resim
                                                                                                                                   KENDİNİ TANI!         ‘Seni yok sayacaklar, sen daha çok var olacaksın.’ Yeryüzüne yakışan zarafetinin hakkını vermeye hazır mısın? Öyleyse ayakların dimdik bassın yere. Önce kendini, sonra yaratılan her şeyi keşfetme niyetiyle, hep ileriye… Geçmişe takılı kaldığın her noktada ileriye atacağın adımlara haksızlık yaptığının farkına var önce. Üzüldüğün, kırıldığın, kandırıldığın, haksızlığa uğradığın her ne varsa süzgeçten geçirdikten sonra işe yarayanları topla bir kenara, yoluna devam et. An...

2019

Resim
Şimdi tüm süslü sözcükleri iğne oyalı mendillere sarıp, naftalin kokulu sandığın en dibine buruşturmak istemeden nazikçe yerleştiriyorum. Üstüne anısı olan eşyaların yer aldığı, yer yer bazı kısımları sararmış bohçaları bir bir koyuyor, naftalinin keskin kokusunu tekrar tekrar içime çekiyorum. Aklıma gelen her türlü olayı hafızamdan süzüp, eleğin altında kalanlarla ilgilenmeksizin üstündekilere tekrar bir göz atıyorum. Bazen açılmak için kırılmak gerekli. Söylemek için susmak, kazanmak için kaybetmek, var olmak için yok olmak. İşte bazen de susup, bir kenara çekilmek gerekli. Önce kendi içine çekilmek! Geçen bir yıl ne anlam ifade etti senin için? Yorgun ya da kırgınmısın? Üzgün yâda suskun? Bazen mutlu, bazen de hüzünlü mü? Gerçekler mi yordu yoksa? Hayallerin tam olarak nerde? Başkasından çok kendini mi kırdın? Kapıdan kovduğun umutlar geri gelmez mi? Üstünde dolaştığın bulutlar hangi iklimde kaldı? Değişeni bir rakamdan ibaret sayıyorsan bu sorularla meşgul ettiğin...

BiR ‘KADIN’ HİKÂYESİ

Resim
Hikâyenin başladığı yerin aşikâr oluşu, biteceği yerinde o denli açık olacağı gerçekliğini doğrulamaz. Günden güne küçülen bedeni ile artık iğne deliğinden geçebilecek vaziyetteydi. Yolunu bulmak için içinden geçirdiği iple sökülen hayatını onarmaya çalışıyordu. Sanki çelikten yapılmış dimdik durmaya çalışan bedeni, tek başınayken işe yaramaz, sadece dokunduğu yeri kanatan görevde olduğunu henüz kavrayamadı. Kumaşı tutmayan insanları birleştirme niyetiyle köprü olduğu her işin sonu hüsrana uğradı. Ufacık bir parçayken, bir araya getirme görevinin ağırlığı altında günden güne ezildi. Yolunun düzlüğünü ayarlayamadı kimi zaman. Adımlarının boyu şaştı hep. Kısa ve emin adımlarla güçlü dikişler atma niyetindeyken, yolunun ara ara şaşması attığı adımların arasını istemsizce açtı. Bir zamanlar birbirine kenetlenen parçalar şimdi fütursuzca birer birer kopuyordu. Ne onları bir arada tutacak güce sahipti, ne de tutma isteğine… Hayatının sürekli başı dönüyor, midesi bulanıyordu bu aralar...

SON(SUZ)LUK

Resim
Sonsuz hissiyatina bürünerek yaşadığımız ve  kendimizi bir kez daha kandırdığımız bir günün akşamında daha merhabalar. Amacı olmayan insanın hedefe ulaşması mümkün müdür? Varılacak hedefin belirsizliğinden beslenerek zoraki yürümelerle kendisine sunulan bir ömrü tamamlama niyeti içerisinde olmak,  insanoğlunun düşeceği en büyük gafletlerden biridir bana göre. Altına defalarca çizerek okuduğum bir kitapta Sokrates'in çok sevdiğim bir sözünü sunarak konuya giriş yapayım. Sokrates diyor ki; ' İnsanın, nasıl yaşaması gerektiği sorusu üzerinde düşünmemesi, onun değersiz ve dolayısıyla mutsuz bir hayat sürmesiyle eş anlamlıdır'.  Zaten sorgulamadığımız bir hayat bizim kontrolümüzden çıkmaz mı? Onun denetimini biz değil, bizim üzerimizde fikirleri ile hükmeden insanlar yaparlar. Peki sonlu olan bu alemde, sonsuz var olabileceğimiz gafletine sık sık neden düşeriz? . . . Bu soru benim zihnimde sürekli kendine meşgale bulan bir sorudur. Neden her şeyin bir sonu...