BiR ‘KADIN’ HİKÂYESİ



Hikâyenin başladığı yerin aşikâr oluşu, biteceği yerinde o denli açık olacağı gerçekliğini doğrulamaz. Günden güne küçülen bedeni ile artık iğne deliğinden geçebilecek vaziyetteydi. Yolunu bulmak için içinden geçirdiği iple sökülen hayatını onarmaya çalışıyordu. Sanki çelikten yapılmış dimdik durmaya çalışan bedeni, tek başınayken işe yaramaz, sadece dokunduğu yeri kanatan görevde olduğunu henüz kavrayamadı. Kumaşı tutmayan insanları birleştirme niyetiyle köprü olduğu her işin sonu hüsrana uğradı. Ufacık bir parçayken, bir araya getirme görevinin ağırlığı altında günden güne ezildi. Yolunun düzlüğünü ayarlayamadı kimi zaman. Adımlarının boyu şaştı hep. Kısa ve emin adımlarla güçlü dikişler atma niyetindeyken, yolunun ara ara şaşması attığı adımların arasını istemsizce açtı. Bir zamanlar birbirine kenetlenen parçalar şimdi fütursuzca birer birer kopuyordu. Ne onları bir arada tutacak güce sahipti, ne de tutma isteğine…
Hayatının sürekli başı dönüyor, midesi bulanıyordu bu aralar. Teşhisini koyamadığı apansız hastalığının pençesinde kaderine terk edilmişti resmen. Çekip çıkarılmayı beklese de, beklemediği anda son darbeyi de kendisi vurdu.
 Önce hayallerinden başladı öldürmeye. Zihnini meşgul eden binlercesinin içinden daha sonra yaşama sevincini söküp çıkardı. Tutamadığı gözyaşları üzüldüğünün göstergesiydi. Amacına ulaşma hazzı ile can yakmayı çok sevdiğinden hayallerinin peşinden hatıralarını da söküp çıkardı olduğu yerden. Sahipsiz olma, kimsesizlik hissini iliklerine kadar hissettiği o anlarda son darbeyle işini sorunsuz hallettiğini düşünüyordu. Bundan sonra ne kendine, nede başkasına dokunacak hayrı kalmıştı.
Üstü başı sökükler içinde, sefaletin dibini gören hayatının bundan sonra toparlanması olası bile değildi. Onu terk eden hayallerin arkasından salladığı bir elini, diğeri tutarak yalnızlık hissini paylaşmaya çalışsa da bu düpedüz kandırmacadan başka bir şey değildi. İşte hikâye tamda burada başladı. Düşle gerçek arasındaki farkı dibe çöktüğü anda anladı. Yanılsamalarını bir kenara bırakıp, gerçekle yüzleşme korkusu yendiği gün asıl benliğinin farkına vardı. Şimdi korkusuzca tek başına, onu geriye götürenlerin ayaklarına taktığı zincirleri çözmeme kararlılığı ile sadece ardında kalan eski benliğine bir el salladı. Selamını sadece kendisinden esirgemedi. Bu kaçış bir vazgeçiş değil, bir inanmışlığın başlangıcı oldu.
Ve şimdi… Eskiye inat, dimdik! Bedeninde temizlediği binlerce artık korkunun gerisinde kalan cesaretle ateşledi beynini. Tek bir kıvılcımın yeniden ayağa kaldıracağı gücünü unutmamıştı. Doğruldu, güvenle taze bir nefes çekti içine. Ve şu satırlar döküldü kaleminden; ‘Ben! Toplumu doğuran organizma. Her şeyin ötesinde bir kadın. Medeniyetlerin çoğalmasının ana karakteri. Defalarca kez kırıldığı yeri hatırlamayan, her defasında kaybettiği gücünün üstüne dahasını koyarak bükülen belini tek başına doğrultmaya çalışan varlık. Kendi değerini her defasında erkeğin gözünden biçen ve alçaltılan gururunu yine kendisinin okşadığı naif insan. Hayata renk katan en güzel melodi. Şifresi çözülemeyen yegâne varlık.
.
.

Farkında olduğun değerlerinle topluma hizmet etmeye devam ettiğin sürece yeryüzündeki kıymetinin bir bedeli yok. Korkuların, cesaretinin önüne geçmesin. Seni, sen yapan şeylerden uzaklaştığın sürece esarete doğru atmış olduğun her adımınla kendi cehennemine bir adım daha yaklaşmış olursun. Varlığın, seni var edenlerle daha anlamlı. Gücün, mutluluğun, inancın ve arzularınla yeryüzünde uçmaya hazır ol. Kanadını kıranların aksine, sarmış olduğun yaraların seni güçlü kılmaya yeter. Henüz seni anlatacak bir söz, bir şiir yazılmadı. Var olmayan kitapların içinde saklı o zarafetin günü geldiğinde en güzel rafa yerleştirilecek. Ve o zaman okunduğun her satırda anlamını yeniden bulacak, varlığınla yeryüzüne ilham dağıtmaya devam edeceksin.
.
.
.
Geçmiş, günümüz ve gelecek kadınlarına…

11.12.2018
Süreyya KOCATEPE

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

33 YAŞIMA...

8 MART NE DEĞİLDİR?

VELADET