İKİLEM

Ruhumu sarı bir perdenin arkasına saklayıp, yokum demek istiyorum. Kaçacak yerim olmayınca belki hesaplaşması daha kolay olur sanıyorum. Yüzleşince gerçeklerle bir bir, tenimin sarılığı ile perdenin rengi belki birbirini tutar, arkasına sığındığım gerçekleri görmem daha basit olur diye düşünüyorum.
Beynimin kıvrımlarına hükmedemediğim gecelerde, binlerce notanın arka arkaya soluksuz koştuğu şarkıları kulağıma küpe ediniyor, her bir kıvrımda yaşadığım acıyı bir sonraki çalan şarkı ile bastırmaya çalışıyorum. Kalbim, beynim hatta tüm hücrelerimdeki derin sızının sebebini açığa çıkaracak o gerçeği görmek istercesine aynayı her defasında suratıma tutuyor, gördüğüm ifade karşısında yerle bir oluyor, göz kenarlarımda beliren çizgilere içten bir şekilde beynimi kemiren tüm itiraflarımı sunuyor, sonrada kesik kesik gelen gözyaşları ile bir nebzede olsa çukurları doldurarak  izleri kaybetmeye çalışıyordum. Ben gülsem aynadaki ifadem her defasında ağlıyor, ne zaman saçlarımı tarasam her seferinde daha dağınık gözüküyor, tebessümlerim gözyaşlarına saygılı bir şekilde yol veriyor, anlatmak isterken dilim lal oluyordu. Susup saatlerce kendimi seyrediyor, sustuklarım karşısında her defasında pişmanlık sınırlarını koşarak geçiyor, geri dönülmez yollarda bedenime yeni şarkıları dinleterek işkence ediyordum. Elimden gelse yeni bir dil icat edip, bağıra çağıra kendimle yüzleşmenin binbir yolundan akla en çok yatanı bulup, hesaplaşacaktım. Zayıflığın illet gibi bulaştığı bedenim, her defasında çaresizlik ilacından bir yudum alıyor, arkasında canım çok acımasın diye bir bardak suyu bana şifa niyetine içiriyordu. Yine yeniden diyerek umutlarla çıktığım yolda, pişmanlık, kırgınlık ve çaresizce geri adım atıyor, yürüdüğüm yolları geri adımlarken zamanı en hafif acıyla nasıl geri sarabilirim diye beynimin sınırlarını çatlatacak şekilde düşünüyordum. Sonra sakince saçlarımı birbirine dolaşan parmaklarım eşliğinde düzgün bir şekilde örmeye çalışıyor, çocukluktan kalan kırmızı kurdeleli tokamı takıyor, en çok sevdiğim masal kitabını alıp beni sarıp sarmalayan yatağıma uzanıyordum. Görmek istediğim rüyaları zihnimde kurguluyor, bol bol tekrar edip, zihnime iyice yerleşmesini sağlıyordum. Bedenimin yaşadığı fakat ruhumun başka alemlerde dolaştığı o dünyadan uzaklaştığımı hissettiğim her saniyede özlemini çektiğim dünyaya biraz daha yaklaşıyor, birazdan gerçekleşecek şeyler karşısında düşeceğim hayretin izlerini belirginleştirmeye çalışıyor, hafızama kazınması için kendimi iyice zorluyordum. Ve nihayet, zihnimin tamamen akıp gittiği o kör noktadan sonrasında zamanın farklı aktığını görüyor, tüm renkleri birbirine karıştırıp ruhumun haritasını ellerimle çiziyordum. Ruhum bu zamana kadar hiç tanımadığı bir renkle kaplanıyor, tüm dillerde karşılığı olmayan bu renge yakışan en güzel şarkı için kalbe en çok nakşeden notaları bir araya getirerek sonsuzluğun şarkısını çalıyordu. Ve ben, zihnimde özlemini çektiğim alemin içerisinde yürümekten farklı bir eylemle, yer değiştiriyor, geçtiğim her yerde benden bir parça bırakarak sonsuzluğa bir adım daha yaklaşmış oluyordum. Burası benim ütopyamdı. Düşle gerçeği ince bir çizgi ile ayıran o güzel dünyada çizginin tam ortasında bedenimi sabitleyip, savrulmadan yaşamak istiyordum. Çünkü bu dünyada herşeyin keskin bir çizgisi vardı. Siyahla beyazı, iyiyle kötüyü, gerçekle düşü, yalanla doğruyu, haklıyla haksızı bir bıçak gibi yaralayan o çizgiye benim alemimde yer yoktu. Net çizgilerin dayattığı bir dünyayı yaşamak isteyenlere bırakarak, beni yansıtan sarı perdenin arkasında yaşamaya devam etmek istiyordum.
03.11.2017

Süreyya

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

33 YAŞIMA...

8 MART NE DEĞİLDİR?

VELADET